Biliyorum biliyorum... OyunLideri.com ailesi olarak konsept anlamında, genellikle oyun incelemeleri yazıyoruz. Fakat bu gün kendi açımdan bu kuralı biraz zorlamak istedim. Nitekim The Dark Knight için yazacaklarım sıradan bir sinema bölümüne yazıp es geçeceğim türden olmadığı gibi tahmin edersiniz kendisi de o derece sığ bir film değil. O sebeple bu istisnai durumu mazur görmenizi umarak yazıma girişiyorum...
Bundan 3 yıl önce Batman Begins'in yollarını gözlerken eminim pek çoğumuz The Dark Knight kadar ağız suyu akıtmamıştık. Her ne kadar Christopher Nolan gibi yetenekli bir yönetmenin ellerinde, son derece fiyakalı bir oyuncu kadrosu ile hayat bulacak olsa da 90 lı yıllarda Batman Forever ve Batman And Robin gibi 2 adet faciayla yüz yüze geldiğimizden dolayı , Batman'in bu yeni filmi için fazla umutlanmamıştık. Tabii bu ön yargı için son derece yerinde sebeplerimiz. Öncelikle Tim Burton'un şaheseri ve nevi şahsına münhasır anlayışı ile beyazperdeye uyarlamış olduğu ve 60'lı yılların televizyon dizisinin sığlığını unutturan, gotik atmosferi ile pek çok sinemaseverin akıllarını kazınmış ilk Batman filmi ve hemen ardından, neredeyse ilki kadar başarılı bulunan Batman Returns gibi, tam anlamıyla karakterin şanına yaraşır filmlerden sonra 90'lı yıllarda Joel Schumacher'ın seriyi en kaba tabiri ile saçma bir renk cümbüşü sirkine çevirmesi pek çok Batman hayranının midesini bulandırmaya yetti. Zaten Batman And Robin , serinin gelebileceği en kötü noktayı bizlere göstermenin yanı sıra, iyi oyuncuların yanlış kullanımı ve yanlış seçimi hakkında da somut gerçekleri gösterdi bizlere.
Joel Schumacher'ın Batman serisi; Burton'un Joker'inden ilham alınarak, Tommy Lee Jones suretinde hayat bulmuş Çift Surat , dönemin yükselen aktörlerinden Jim Carrey'nin mimiklerinden daha fazla yararlanmak adına resmen rezil ettiği (ve yine çokça Burton'un Joker'ini anımsatan) Bilmececi , saçma sapan hikayesi ve iki boyutlu oyunculuğu ile Arnold Scwazzenegger'in hayat verdiği buz adam ve yine Uma Thurman'ın büyük ölçüde Michelle Pfiefer'ın Catwoman karakterinin daha renkli versiyonu olan Zehirli Sarmaşık gibi karakterleri olabilecek en ruhsuz ve kalitesiz biçimde perdeye yansıtmıştı. Hatta meme uçlu kostümleri bir kenara atıp, olması gerekenden daha caf caflı Batmobil ve akabinde renk cümbüşü içindeki Gotham'ı elimizin tersiyle itecek olursak bu iki batman filmi , birbirlerinin aynısıydı diyebiliriz. Nitekim Batman tek başına değildir, yanında yine saydığım ayrıntılar kadar gereksiz bir Robin vardır. Bu dengesizliği ortadan kaldırmak adına da iki süper kahramana, iki kötü karakter düşer. Saygısızlığın bu kadarı ya Batman And Robin'de söz konusu iki süper karakter de yetersiz kalır ve ziyadesiyle çok daha gereksiz olan Batgirl'de seriye dahil olur. Neyse ki iş curcunaya dönmeden ve daha fazla hayranın kalbi kırılmadan bu soytarılığa son verilir.
İşte Schumacher'ın eseri olan Batman serisi, Tim Burton'un seriye katmış olduğu itibarı da görkemi de hiçe sayıp yeni seriye önyargılı bakmamızı sağlamıştı. Nitekim yanıldık! Öncelikle son derece iyi seçilmiş bir oyuncu kadrosu vardı Batman Begins'in . Christian Bale, Bruce Wayne'in prezantabl kişiliği ile Batman'in intikamcı kişiliğini perdeye yansıtırken en ufak bir taviz bile vermiyordu. Micheal Keine, Alfred Rolü için biçilmiş kaftandı... Henri Ducard'ı canlandıran Liam Neeson'ı kötü adam rolünde izlemeye alışık değildik fakat oldukça güçlü ve iradeli olan bu karakter tam da Liam Neeson gibi bir oyuncunun canlandıracağı türdendi. Morgan Freeman, Tony Wilkinson gibi babaların yanı sıra Cillian Murphy'de Korkuluk karakterinin tekinsizliğini ve psikopatlığını yansıtacak, çok katmanlı bir oyuncu olduğunu kanıtladı. Nitekim çizgi roman serisinde Joker ile nefrete dayalı ortaklıkları bulunan korkuluk , Nolan'ın serisinde, fazla bir etkiye sahip olamadı.
Christopher Nolan, çizmiş olduğu Gotham portresinde, Tim Burton'un gotik atmosferinden uzak, günümüz metropollerini andıran, yağmuru ve bulutu eksik olmayan bir şehir gösterdi bizlere. Nitekim bu portre içerisinde, mitolojik atmosferi bir kenara koyarak, Batman'e dair her şeyi gerçekçi bir potada eritmesini de bildi. Bu nedenle Batman'ın düşmanları, fantastik yönlerinden çok; kişilikleri ve duygusal gel gitleri ile ön plana çıktılar. Bu duygusal gel gitlerden Bruce Wayne'de nasibini aldı. Genellikle süper kahraman filmlerinde, karakterin meydana gelişi ve nasıl bir suç savaşçısına döndüğünün anlatıldığı kısım ya üstünkörü anlatılır ya da uzun uzadıya anlatılarak karakterin ilk kahramanlık deneyimleri üzerine gidilir. Nitekim Batman serisi Tim Burton'un ellerinde hayat bulduğu ilk sinema filmlerinde geçmişi hakkında fazla bilgi edinemediğimiz bir yapı üzerine kuruluydu. Yarasa Adam'ın geçmişine inebilme gibi bir durum, bunun yanı sıra derin karakter analizleri ve küçük Wayne'in korkuları ile yüzleşmesi arasında geçen evre ve neticesinde Wayne'in intikam meleği kimliğinden sıyrılıp, bir çeşit adalet savaşçısına dönüşmesi ve Gotham'ı bütün suçlulardan arındırmak için çabalaması... Bütün bunlar aslen süper kahraman filmlerinde karşımıza çıktığında pek çok filmin sinema salonunda tökezlemesine sebep olmaktadır (Ki buna en güzel örnek olarak , Marvel'ın vazgeçilmezi olan Daredevil'ı gösterebiliriz)
Gel gelelim Bruce Wayne ve Batman ikilemindeki denge aslen ilk film süresince tamamlanmış değildir. Yani ne Batman, ne Bruce Wayne ne de Gotham halkı başlarına geleceklerden haberdardır. Aslında Batman Begins boyunca hayat bulan her olay bir başlangıç değil, başlangıca hazırlıktır. Nitekim işin başlangıcı, tıpkı Tim Burton'un seriye başlangıç noktası olan ezeli ve ebedi rakip Joker ile olacaktır. Diğer bir deyişle Joker zaten Batman'in nevi şahsına münhasır rakibidir ve Wayne-Batman ikilemindeki denge bu kötü karakterin piyasaya çıkması ile daha fazla alt üst olur.
Christopher Nolan'ın çıkış noktası olarak seçtiği karakter aslında gerçek alanda Batman'in kötülerle haşır neşir olmasının miladını oluşturmakta. Tabii The Dark Knight , artık karakterin ana hikayesini ve geçmişini anlatmak gibi bir yükün altından kalktığı için, diğer karakterlere odaklanmak konusunda daha esnek yapıda bir film olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim ilk filmde fazla göremediğimiz Teğmen Gordon , bu filmde biraz daha ön plana çıkmış vaziyette. Böylece Teğmen Gordon rolünü neden Gary Oldman gibi bir ismin canlandırdığını daha iyi anlayabiliriz. Diğer taraftan daha önce Tim Burton'un serisinde yüzeysel olarak geçilmiş ve Nolan'ın serisinde hak ettiği yeri bulan bölge savcısı Harvey Dent'in hikayesini ilk olarak bu filmde tüm detayları ile görmek nasip olacak. Micheal Keine ve Morgan Freeman ise kadronun değişmezleri olarak karşımızda.
Batman'in çıkış noktası olarak insanlara ilham verme yönündeki düsturunu ele alabiliriz. Nitekim Kara Şovalye'nin belirlemiş olduğu bu adalet anlayışı şehirdeki pek çok insan tarafından benimsenir ve zaman içerisinde sahte Batman'ler türemeye başlar (Frank Miller'ın Dark Knight serisini anımsamış olabilirsiniz). Nitekim sahte Batman'ler onların sahte kostümleri adaleti sağlamak için bir araç olmaktan ziyade Batman'in yoluna üstünkörü dikilmiş taşlar olarak çıkıyor karşımıza.
Diğer tarafta ise tiyatral zevkleri ile karşımıza çıkan ve gerçek anlamda psikopatlığın sınırlarını zorlayan, ismini ve geçmişini bilmediğimiz bir Joker karakteri var! Acı çekmek pahasına bile olsa insanların düştüğü sıkıntıları ve yapmak zorunda kaldıkları seçimlerin yol açtığı diğer faciaları eğlenerek izleyebilmek için elinden geleni yapan bir psikopat. Öyle ki günümüze kadar (Jack Nickholson'un büyük bir ustalıkla canlandırdığı Joker karakteri de dahil olmak üzere) farklı oyuncularla hayat bulmuş "psikopat-palyaço" klişesini bir kaç adım ileri götürerek post-punk görünümlü ve anarşist bir manyak olarak bizlere sunuyor Nolan... Heath Ledger'ın 27 yıllık kısa ömrünün en iyi ve en olağanüstü performansı diğer bir tabirle. Tabii bu durum her ne kadar kendisini beyazperde de göründüğü her sahnede devleştirse de bir daha asla Joker rolünde izleyemeyecek olmamız ayrı bir burukluğu da beraberinde getiriyor.
The Dark Knight , ana karakter odaklı bir film değil. Zira bu kadar çeşitli karakterin olduğu bir filmde ana karaktere odaklanmanın zorlukları da malumunuz... Batman ve Joker'in arasındaki bu ilginç çekişmeye ortaklık eden çok önemli bir isim daha var ki kendisi aslında filmin mihenk taşlarından birini oluşturuyor. Aaron Eckhart'ın canlandırdığı Harvey Dent karakteri, Gotham'ın temiz yüzü ve iyilik adına savaşan Beyaz Şovalyesi ... Nitekim bu hali ile Batman'ın zıt kutbunu oluştursa da, aslen aynı amaçlar uğruna aynı safta yer alıyorlar. Bu açıdan bakıldığında Harvey Dent şehrin kirli yüzünün tamamen temizleneceğini ve Gotham'ın kasvetinin aydınlanacağına inanıyor. Zira Harvey Dent filmin trajik yönünü oluşturan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor ve uğramış olduğu metamorfoz sınırları ve kalıpları, Batman-Dent ve Joker üçlüsü arasındaki dengeyi meydana getiriyor. Diğer bir deyişle Kara Şövalye ve Beyaz Şövalye ikonik yapıları gereği zıt kutuplara çekiliyorlar fakat onların arasında da "Kuralsızlığı" ile oyunda yer alan Joker bulunuyor.
Bütün altmetinlerine ve karakterlerin derin bir biçimde işlenmesine dayanarak The Dark Knight'ın süper kahraman filmleri kalıplarını zorladığını söyleyebiliriz. Nitekim karşımızda uçuk kaçık halleriyle, komik kostümlü yardımcısı Robin ile, ya da giydiği tayt ve komik görünümlü teçhizatı ile 60 lardan bu yana sürekli bir gelişme halinde olan serinin ilk Batman'inden çok daha farklı çok daha gerçekçi bir Batman var. Onu belki tüm zamanların en iyi süper kahraman filmi yapmanın yanı sıra, tüm zamanların en iyi filmlerinden biri yapan da bu özelliklerin son derece ince işlenmesi ve tabii ki sağlam oyunculuklarla desteklenmesi.
Bütün bu analizlerin arasında, filmin aksiyon dozunun düştüğünü sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Nitekim The Dark Knight sırtını sadece CGI ya yaslayıp bol bol görsel efekt izlediğimiz bir süper kahraman filmi de değil. Zaten bu kadar özelliği tek bir potada eriten bir filmin ucuza kaçacağını düşünmek bile başlı başına çılgınlık olur. Filmde oldukça yerinde aksiyon sahneleri bulunmakta. Tabii the dark Knight gibi bir filmde Joker gibi bir karakterin insanüstü bir biçimde canlandırıldığını düşündüğünüzde aksiyon ne kadar öncelik olur bu da ayrı bir tartışma konusu...
Sonuç olarak The Dark Knight size ince işlenmiş bir senaryo, harika oyunculuklar ile dengesi mükemmel bir film sunuyor! Öyle ki bahsi geçen iki buçuk saat içerisinde bir dakika bile sıkılmanıza müsaade etmiyor. Bütün bunların yanı sıra Heath Ledger'ın son derece görkemli ve bir o kadar da buruk vedası da cabası. The Dark Knight yılın en iyi filmlerinden biri olarak sinema salonlarına teşrifinizi bekliyor tabii belki kendisi kadar mükemmel olabilecek bir üçüncü filmde de kapılarını aralayarak... Bekleyelim ve görelim...
|