| YENİ SİSLİ BİR GÜN... YİNE SİSLİ BİR GÜN Yok yok... Çenemi tutacağım bu sefer... yok efendim Silent Hill şöyle kalitelidir... yok Silent Hill böyle bir oyundur... Yok türün lideridir falan muhabbetlerine hiç girmeyi düşünmüyorum... Önceee derin bir nefes alıyoruuummm. Sonra bırakıyoruuuuuummmmmm... Hmmmpfffffff... Huuuuuu... Hmmmpffffff... Huuuu... Zihnimden bütün düşünceleri kovmaya çalışıyorum. Yok yok! Nafile! Silent Hill mükemmel bir oyun ve türün tek lideri! Ha? Duyamadım! Resident Evil mı? Fatal Frame mi? Bu dediğinizi unutmayın bu yazı bittikten sonra sizle uzun uzun görüşücem bu konuyu. Yazı bitince hatırlatmanızı isteyerek ve daha fazla geyikle güzelim Origins'i kirletmeyerek yazıma gireyim en iyisi... Bir saniye... Hmmmmpffff... Huuuuuu... Aha şu zaman çıkacak! Aha şu kadar gün kaldı! Aha görüntüleri yayınlandı! derken sonunda Silent Hill Origins ile buluşabildik. Aslına bakılacak olursa yoğunluğumdan dolayı kendisi ile flörtümde epey geç kaldım. Neyse ki daha fazla vakit kaybetmeden Origins deneyimini tek elden yaşama fırsatım oldu. Özlemişim Silent Hill atmosferini canım. Açıkçası The Room'u sevmiş olmama rağmen bir Silent Hill oyunu gözüyle bakmadığım doğru. Silent Hill'in mevzu bahis olduğu her yazımda papağan gibi tekrarlarım "Silent Hill: The Room oyunu başlı başına The Room olarak piyasaya sürülmüş olsa da aynı işi yapardı". Neden Silent Hill sınırları içerisinde bile geçmeyen neredeyse bağımsız bir oyun bu şekilde ambalajlandı? Neden? Öncelikle oyunda Silent Hill konseptine ait üçüncü oyundaki alışveriş merkezinde gördüğümüz pembe tavşan, kıyısından bize göz kırpan Toluca Gölü ve tabii Walter'ın odasına yapıştırılmış olan Silent Hill kart postalları dışında bir şey yoktu. Konu, başlı başına kendini oynatabilecek bir kaliteye ve çekiciliğe sahipti de; neredeyse sisler içinde kaybolduğumuz o başlangıç bölümleri? Neredeydi etrafımızdaki ucubeler bizlere yaklaştığı zaman cızırdayıp bizi krize sokan güzelim radyomuz? Neredeydi el fenerimiz? Sorarım sizlere neredeydi? Walter bunları da yanına götürmüş onun yerine banyoya koccamaaaan bir delik açıvermiş ( e iyi halt etmiş)! Neyse ki üç buçuk yıl aradan sonra (gerçekten zaman çok hızlı akıp gidiyor -kapa parantez-), SH ruhuna tam anlamıyla sadık kalan PSP oyunu Origins çıktı piyasaya. Ön inceleme yazımı okumayanlar için şu bir kaç dipnotu yinelemekte fayda var; SH: Origins sadece PSP için baştan sona tasarlanmış ilk oyun olma özelliğine sahip. Yani bu haliyle kendinden önceki herhangi bir oyuna sırtını yaslamıyor. PSP için bir ilk olduğu söylense de son olacağı anlamına gelmiyor tabii ki. Öncelikle özlemişiz... Oyuna sisler içerisinde başlamayı özlemişiz... Silent Hill'in dış mekanlarında kafamız bulanık bir biçimde dolaşmayı özlemişiz... Aslen kaybolmuşluk hissinin Silent Hill 3'de yavaş yavaş terk edildiğini biliyoruz. Üstelik SH3'ün önceki iki oyunun fanatiklerini ikiye bölmesinin sebeplerinden biri de budur hiç kuşkusuz. Nitekim ilk 2 oyunda yer alan "bazı durumları oyuncunun hayal gücüne bırakmak" anlayışı da üçüncü oyunda kısıtlanmıştı. Tabii buradaki maksat SH3 'e çamur atmak değil. Tam tersine; Silent Hill hikayesinin kavşak noktasında durup, hikayeye farklı bir boyut kazandırsa da Serinin en iyi oyunu olma konusunda Silent Hill iki ile başa baş at koşturmakta. DELİLİK? DAHİLİK? ŞİZOFRENİK? Öninceleme yazısında belirttiğim gibi, oyunumuz Silent Hill'in ilk oyununun da öncesinde geçmekte. Kasabanın lanetinin aslen on dokuzuncu yüzyılda başlamasını da göz önünde bulunduracak olursak, öze dönüş durumu ilerleyen yıllarda bir kaç adım daha geri götürülmesi muhtemel. Sonuçta; ana karakterimiz Travis'in başından geçen olaylar, Alesa'nın lanetinin başlangıcına paralel bir çizgide ilerliyor fakat Alesa'nın laneti kasabayı sarmadan önce de Silent Hill hayalet bir Amerikan kasabası unvanına sahipti. Bu unvanı sadece yerel halkın garipliğinden ve aşırı muhafazakarlığından almıyordu tabii ki! Simyanın yasak olduğu bir kasaba olmasına rağmen; geçmişteki tarikatların da mensupları üzerinde kara büyü kullanmasını bir çeşit paradoks olarak görmek de normal. Bu bağlamda Origins'in sadece şık bir oyun olmakla kalmayıp, aynı zamanda "köklere" iniş konusunda üzerinde toz birikmiş örtünün pusunu fazla kaldırmadan inceden çekip, sandığı hafifçe aralaması yerinde bir karar olmuş. Sonuçta gizemi hiç bir fanatiği tarafından tam olarak çözülememiş bir serinin yeni bir devam oyununda, açıklayıcı bir tutum sergilemesini beklemek yersiz olur. Hele ki SH gibi, oyunun her hayranının kafasında ayrı senaryolar kurgulamış olduğunu düşünecek olursak, gizemin olduğu gibi açıklanması açık açık cinayet olur.
Gelelim oyunumuza... Oyunda Travis Grady adında bir kamyon şoförünü kontrol etmekteyiz. O ne kızının ne karısının ne sevdiği bir başka kimsenin peşine düşüyor. Silent Hill kasabasının dışında kamyonu ile seyretmekte iken garip bir biçimde kasabanın epey yakınlarına kadar çekiliyor. Alesa olduğunu düşündüğümüz kıza çarpmak üzereyken, Silent Hill'in trajik gizemine balıklama dalmak zorunda kalıyor. Fakat hepsi bu kadar değil. Bakınız kendisi ne bir baygınlık geçirdi ne farklı bir sanrı gördü. Açılış sekansı boyunca yolu takip ederken birden bire Silent Hill'e varıyoruz. Alevler içerisindeki bir eve - gelen sesler yüzünden- anında damlarken "acaba neden etrafta hiç kimse yok?" sorusunun zihnimizden ne kadar geçtiği ise tam anlamıyla muallakta. Alevlerin içinde hala canlı olan ve yine "Alessa" olduğunu, biz oyuncuların tahmin ettiği lakin kamyon şoförümüz Travis'in kestiremediği bir aksiyon sonrasında, gözlerimizi kasabanın tam ortasında açıyoruz. Sisler... puslar... işte şimdi özlemini çektiğimiz tanıdık bir mekana bakmaktayız... Silent Hill'e... Silent Hill hiç kuşkusuz alegori barındırıyor. Zira Alessa'nın kasaba simyacıları tarafından düzenlenen bir ayin sonucunda yandığını biliyoruz. Fakat kasabaya yolu düşen ve burada Alessa'yı sanrılarında gören pek çok kişi onu farklı şekillerde yanarak görüyor. Silent Hill çizgi romanlarında bu biraz açıklanmış. Origins'de ise Travis'in Silent Hill ile tanışma merasimi bu şekilde oluyor. Kasabada avare dolaşmadan evvel gitmemiz gereken yerin Alchemilla Hospital olduğunu öğreniyoruz... Evet evet yine bir nostalji yaşıyoruz, hem de yepyeni bir Silent Hill oyununda!!! Tabii köklere iniş yaparken, baş karakterimiz Travis'in gel gitlerine de sık sık tanık oluyoruz. Neticede kendi geçmişinde yaptığı bir takım seçimlerin ve ekseriyette başına gelen bazı olayların kendisini Silent Hill'e sürüklediğini ve kendisinin bu kasabaya gelişigüzel olarak çekilmediğini fark ediyoruz bir süre sonra. YENİ BİR SİLENT HİLL... YİNE BİR SİLENT HILL... Oyunun teknik özelliklerine de göz atacak olursak... Öncelikle kamera açısının farklılığından bahsetmek istiyorum. PSP gibi bir el konsolunda survivor horror/adventure tarzı bir oyunu oynamanın bizleri atmosfere nasıl adapte edebileceğini kendimize sormak oldukça doğal. Neticede konsollardaki ve PC deki deneyimlerimizden sonra -güçlüde olsa- bir el konsoluna yapılan böyle bir çıkarma aslen riskli bir iş. Resident Evil 4 için geliştirilmiş olan kamera açısının karaktere yakın bir noktada sabit kalması; Silent Hill Origins'in atmosferine ve oynanabilirliğine de epey katkı yapmış vaziyette. Yer yer oyunu bir el konsolunda oynadığınızı unutup, Origins'in bizlere sunmuş olduğu atmosfer içerisinde rahatlıkla kaybolabiliyoruz. Oyunun grafiklerinin de şu ana kadar PSP için hazırlanmış en kaliteli grafikler olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz. Işıklamalar ve kaplamalar konsolun şu anki gücünü test eder nitelikte. Tabii ki kasabanın atmosferinin de etkileyiciliğinden hiç bir şey yitirmediğini söyleyebiliriz. Hatta uzunca bir arada sonra aynı atmosferin havasını teneffüs edebilmek bambaşka bir lezzet katıyor Origins'e Silent Hill Origins; serinin dördüncü oyunu olan The Room'un sadık kalmadığı ve elinin tersi ile ittiği her şeyi yeniden bünyesinde toplamak amacıyla yola çıkmış ve bu amacını da çok büyük ölçüde gerçekleştirmiş. Bir önceki oyunda envanter sisteminin karmaşıklığından ve oyunun yer yer donuklaşıp ruhsuzlaşmasından dert yanan bütün fanatikler Origins deneyimini mutlaka yaşamalılar. Tabii PC kullanıcılarının Silent Hill 5'i beklemeleri gerekecek yine de. Yapımcı ekip serinin bu son halkası ile SH 5' de bizi nasıl bir oyunun ve içeriğin karşılayacağının uçtan köşeden sinyallerini veriyorlar. Gelelim müziklere: Silent Hill'i pek çok oyundan ayıran hatta ilk defa bir oyunun soundtrack parçalarından konser verilmiş olan müzklere... Akira Yamaoka'nın müziklerinin daha önceki oyunlar için hazırladıklarından hiç bir eksiği yok. Yine aynı tarzda drama ve gerilim unsurları yüksek, vurucu tınılar var oyunda. SH gibi gücünü atmosferin yanında, müziklerinden de alan bir oyunun, bu geleneğindeki kalitesinden ödün vermemesi ayrıca şayan-ı takdir bir durum. GRİ BİR SİS... BEYAZ BİR IŞIK... Genel olarak bakılacak olursa türdeşlerinin iyiden iyiye aksiyona yöneldiği ve hareketli oyunların prim yaptığı günümüz oyun anlayışı içerisinde SH: Origins'in de belli noktalarda aksiyona göz kırptığını söylemek mümkün. Oyun pek çok açıdan esneklik kazanmış vaziyette fakat bu kendisini RE4 gibi bir aksiyon oyunu haline getirmemiş. Oyunda belli durumlar haricinde Silent Hill kalıbının dışına çıkılmamaya oldukça özen gösterilmiş. Sözün özü karşımızda, köklere dönüş yaparken köklerini korumak için elinden geleni yapmış dolu dolu bir Silent Hill oyunu bulunmakta... Kendisini "efsane" olarak anarken yanılmadığımızı Origins ile bir kere daha ispatlamış... Darısı dört gözle beklenen Silent Hill 5'in başına... Saygılarımla... |