GEÇ KALINMIŞ BİR İNCELEME YAZISI...
Eee dile kolay çıkışının üzerinden üç buçuk yıl gibi bir zaman geçmiş, oynanmış, bitirilmiş, göreceli olarak ya "idare eder" yorumu yapılmış ya da yerin dibine sokulmuş ve neticede ortalama oyunların makus talihi tesiri münasebetiyle unutulmuş bir oyundu PUSU . Türkiye'nin ilk üç boyutlu bilgisayar oyunu adı altındaki kampanyası sayesinde ufak çaplı bir merak dalgası yaratmış, sadece 20YTL ye tekabül eden fiyatına rağmen nedense yeni nesil oyun severleri tam anlamıyla cezp etmeyi başaramamıştı. Yazıyı yazma sebebim ise, bazı süpermarketlerde ve oyuncakçılarda, oyunun 5TYL ye bile alıcı bulamaması neticesiyle ortaya çıktı. Elbette ki Pusu oyun tarihinde kendine yer edinecek kadar özel bir oyun değil ama inanın bana acımasızca yerin dibine sokulacak bir oyun hiç değil!
Bilmeyenler için hikayemizi özetlemekte fayda var... Nato Belçika üssünde görevli olan Fatih Yıldırım adlı üsteğmen Aylin adlı kız arkadaşı tarafından İstanbul'dan aranır. Vermek üzere olduğu haberler pek iç açıcı haberler değildir ne yazık ki. Tabii şanssızlık sadece telefonda verilen acı haber ile sınırlı değildir nitekim o sırada duş almakta olan Fatih, Aylin'in telefonuna bırakmış olduğu mesajı duymaz. Mesajda Fatih'in babasının günlerdir kayıp olduğunu söylemektedir Aylin. Sonrasında mesajı dinleyen Fatih, babası konusunda endişelenir. Böylece Fatih'in İstanbul'a doğru yolculuğu da başlamış olur.

Pusu: Uyanış aslında pek öyle sığ bir hikayeye sahip değil! Yani oyunun aşmış bir süresi ya da zeka pırıltısı bir senaryosu olduğunu söyleyemeyiz elbette fakat sığ ve sıradan olduğunu da söylemek yersiz. Detaylar hemen hemen herkesin düşünebileceği detaylar olsa da oyun içerisinde bu detaylarla karşılaşmak hoş olabiliyor (Misal: Fatih'in t-shirt ünün gizemi gibi :) ).
Tabi yerli bir oyunda ilk olarak baktığımız nokta -nedense- grafikler oluveriyor. Yerli oyun severler olarak ısrarla önceliği grafiğe veriyoruz ilgi ve alakamız söz konusu olduğunda. Tabii bunun sebebi yıllarca birbiri ile yarışan yabancı oyun furyasının etkisi altına alınmış olmamızın doğal bir sonucu bu nedenle grafik mevzusunda biraz geri kalmış oyunları bile kabullenemiyoruz. Bu konuda Pusu oldukça şanssız. Nitekim 5 sene gibi uzun sayılan bir süre boyunca beklendiğinden dolayı oyun severler Pusu: Uyanış'tan çok daha fazlasını beklemek zorunda kaldılar. Tabii bu uzunca süre içerisinde içeriğinde yapıldığı söylenen değişikliklerden dolayı umuda kapıldığımız da oldu. Fakat bütün bu beklenti içerisinde unuttuğumuz önemli bir nokta var; Pusu ilk üç boyutlu oyunumuzdu ve ilk üç boyutlu oyunumuzdan, kanatlanmadan uçmasını hatta ses hızını bir çırpıda aşmasını nasıl bekleyebilirdik ki? Bu oyunu hayata geçirebilmek için uğraşmış ardındaki onca çalışana ve ortadaki emeğe düpedüz saygısızlık olmaz mı?
Pusu'nun talihsizlikleri sadece yapım süreci içerisinde karşılaşılan aksaklıklarla da sınırlı değildi tabii. Nitekim oyunun dağıtımı adına da uzunca bir süre sıkıntılar yaşandı. 3TE Games sonunda Yoğurt Teknolojileri ile birlikte bu görevi üstlenerek talihsizliklerinin üstesinden gelmeyi başardılar.

Şimdi gelelim yerli yapımların diğer bir talihsizliği olan seslendirmelere. Burada karşımıza 2 durum çıkıyor. Birincisi bu zamana kadar bilgisayar oyunlarını yabancı seslendirme ile oynadığımız ve kulak aşinalığından fazla taviz vermediğimizden dolayı yerli seslendirmeler kulağımızı tırmalıyor-du! Ne zamana kadar? Crysis'in mevcut seslendirmelerini duyana kadar. Yani nedir? Birinci durum tamamen yanılsamadan ibarettir nitekim Crysis bize gösterdi ki, çalışınca oluyormuş. Tabii diğer taraftan Crysis üzerinde milyon dolarlar harcanmış bir oyun olduğundan kelli kusursuz (ya da az kusurlu diyebiliriz) seslendirmesini takdire şayan bulsak da ardındaki maddi gücü görmezden gelemeyiz. İşte bu mantıkla yola çıkarak ve Pusu'nun minimum bütçesini görmezden gelerek "berbat bir seslendirme ve berbat grafikler" sloganına bağlı bir düstur oluşturmak yersiz diye düşünüyorum.
Grafikler genel anlamda bize HL1'i andırabilir. Yer yer piksellerin iyice gözümüze battığı Resident Evil 2 nin köşeli yapısına maruz kaldığı bir gerçek. Ama dediğim gibi bir yerlerden başlamak gerek! Milyar dolarların döndüğü çark etrafında, sonsuz teknoloji imkanına sahip, yüz binlerce tasarımcının mevcut olduğu, senaristlerin bile sendikalara sahip olduğu ve şirketlerin soluduğu oksijenden bile çok para bastığı dünya oyun piyasası ile; kıt imkanlarla sadece bir kaç tasarımcı bir araya gelerek ve kendi imkanlarını zorlayarak, ayrıca dağıtımcı sıkıntısı yüzünden sürekli oyunu ertelemek zorunda kalarak nitekim sonunda 20 YTL gibi bir ücretle bu oyunu piyasaya sunabiliyorlarsa, burada bu oyunu yapanları suçlanabilecek en ufak bir durum bile söz konusu değildir.Takdir edilmesi gerekir diye düşünüyorum. Oyun kalitesiz olduğundan dolayı "ben gözüme hitap eden daha kaliteli oyunu oynamak istiyorum ne gerek var Pusu'ya ya da türevlerine" diye düşünebilirsiniz. Buna saygı duymak da zorunluluğumuzdur. Ama kalkıp Pusu'yu dünya devleriyle yarıştırmaya kalkmak zaten başlı başına bir ütopya değil mi?

Gelgelelim Pusu yaşanması gereken bir deneyim diye düşünüyorum. Gözünüzü tırmalasa da, yer yer takılıp sinirlerinizi bozsa da her yerli oyun severin en az bir kereye mahsus yaşaması gereken bir deneyim. Zaten oyunun süresi de oldukça kısa. Yerli oyun severler için hangi şartlarda ve koşullarda yerli sektörün işe başladığını gösteren oldukça yerinde bir örnek Pusu: Uyanış . Eğer ki ileride daha sıkı adımlar atılırsa, o noktaya nereden geldiğimizi gösterecek bir harita aynı zamanda. Tıpkı Fatih Yıldırım'ın üstündeki sarı t-shirt gibi... |