Sevmek, düşünmek, üzülmek, aşık olmak gibi birçok güzelim meşguliyet varken, niye biz insanoğlu kendimizi korkutmayı severiz diye düşünürüm çoğu zaman. Acaba niye kendimizi tiksindirmekten, niye kalbimizin küt küt seslerini duyarken ona çektirdiğimiz eziyetten zevk aldık, alıyoruz ve alacağız? Korkuyorsak niye korku filmlerini gerek ciyaklayarak gerekse ağzımız açık seyrediyoruz? Neden bu içler acısı halimizle kendimizi günah keçisi durumuna sokuyoruz, cesaretimizi göstermek, yüreğimizi ortaya koymak, kendimizi kanıtlamanın çok gerekli olduğunu düşündüğümüzden mi? Aklımızın hayatta kalmak için en güvenilir araç olduğunu bile bile, neden kendi irademizle onu aldatıyoruz? Gelin, hep beraber ‘insan' dediğimiz garip mahlukların bu acınası serüvenine büyüteç tutalım...
‘Korku' dediğimiz bu beş harften oluşan ve hepimizin hoşlandığı unsur, bilirsiniz çoğu noktada karşımıza çıkar. Sinemada, sokakta, oyunlarda ve tüm fobilerin birleşme noktası olan karanlıkta. Gece su almaya kalktığımızda, hele o gün bol adrenalinli bir eğlenceye katılmışsak, bir yerlerden kulağımıza çıtırtılar gelir, yankılanır ve yavaş yavaş kaybolur. Oysa bu ses alt kattaki çatlak komşumuzun kapı gıcırtısıdır. Olayları biraz da kendimiz yorumlama gereksinimi duyarız, işte korku burada devreye girer. Yani korku, aslında bizim kafasızlığımızdan başka bir şey değildir.
Korku dediğimiz bu garip duygunun faydaları da olur zararları da. Sinemadaki korku filmine bir kızla gitmişseniz, ki bunu kullanan ben dahil testosteronlu arkadaşlarımız oldukça fazladır; hemen kızı kucağımızda bulmak için can atarız, film kafalarımızdan tümüyle silinmiştir. Bu sırada kız filme öylece bakınca, sen de bir an kafanı kaldırırsın ve şans bu ya, testereyle kolu kesilen bir kadın görürsün kanlar içinde. Hiç umulmadık bir anda cereyan eden bu olay karşısında mutlaka bir tepki vermek gerekir, ya istemsiz bir şekilde gözler yumulur, en kötü ihtimal siz kendinizi kızın kucağında bulursunuz. Allah göstermesin bu olay karşısında yerin dibine geçmiş biri olarak sinemadan ayrılırken, o zıpladığınız anda döktüğünüz mısırları görürsünüz. Sonuçta bu olayın iki kurbanından biri siz, bir diğeri ise salon temizleyicisi olur. Zaten ayrılırken kızı unutmak için onun kötü davranışlarından bahaneler yaratmaya başlayıp kendinizi teselli edersiniz.
Bu şimdilik ağza alınmaması, büyüyünce de gülünüp geçilmesi gereken olaylar zincirinin etkisinden kurtulmak için eve doğru yola çıkmışken, bir oyun dükkanı görüp hemen içerisine dalmak ister tatlı canımız. Millet olarak kafa yapımız bu yönde olduğundan satıcıyla uzun bir pazarlık diyaloguna gireriz ve sonunda satıcıyı etkileyince rakibi nakavt etmiş bir boksör misali göğsümüz kabarık oyunumuzu alırız. Fakat o duygu yoğunluğunun etkisi altında kaldığımız birkaç saniye içerisinde satıcı fiyatı bu sefer olduğundan daha çok yükselterek bize kakalar. Kazıklandığımızın farkında bile olmadan anahtarlarımızı bulup kapıyı açarız ve ‘evim evim canım evim' moduna geçeriz. Hemen dolaptan birkaç bisküvi ağzımıza tıkıştırıp boğulma tehlikesini göze alarak konsolu açarız. Malum, günün ardından yorgunluğu almak için aldığımız korku oyununu takarız konsolumuza. O sırada güzelim konsolumuzun bizim her türlü derdimize deva olduğunu fark edip okşayarak tozunu alırız. Bu saniyelik sevginin ardından amacımızın tekrar önümüze çıkan canavarları öldürerek rahatlamak olduğunu hatırlar ve gamepadimizi ellerimizin arasına alırız.
Ve başlarız çat çut ‘yabancı maddeleri' indirmeye. Zombi olsun, evrim geçirmiş hayvan olsun, dinozor olsun hiçbir varlığa saygı ve sevgi kırıntısı göstermez, hepsini o sisli ve buğulu ortamın içerisinden kurşun yağmuruna boğarız, sözde deşarj oluruz. Bir iki saatlik bu eğlenceden sonra saate bakmayı unutmuş olmamızla beraber, ensemizde bir ağrı, gözlerimizde bir yanma, bileklerimizde bir uyuşma ile diş fırçamızı almaya gideriz.
Yatağa uzanıp gözlerimizi kapatırız. Ama bir türlü ruhumuz istirahata geçemez, uyu uyuyabilirsen. O an kafamıza dank eder, acaba oyundaki korkunç yaratıklara mı can çekiştirmişiz, yoksa kendimize mi? Sonunda birkaç sayfa karıştırmak geçer aklımızdan, bir zaman sonra da elimizde kitap başımız yastığa gömülmüştür. Açık unutulan elektriğin faturasını da yine biz ödeyeceğizdir.
Alın yazısı filan değil bu, anlayacağınız uykusuz kalmamız da, bazı durumlarda yerin dibine geçmemizin nedeni de, kendi damarlarımıza salgıladığımız adrenalindir, bu adrenalin de başımızı eninde sonunda belaya sokar. Korkuyu, küçük yaşlardan itibaren hayatımızın bir parçası haline getirmişizdir. Kalbimiz vücudumuza pompaladığı ak ve alyuvarlar, bu unsur olmadan bir hiçtir. Korku bize dertler açsa da, ellerimizi titretip terden vıcık vıcık etse de, boğazımızı düğümleyip dizlerimizin bağını çözse de, ayaklarımızı buz kesse de o olmadan yaşayamıyoruz. Eğer korku olmazsa, hiçbir işe önem göstermez, nasıl olsa ölmem diyerek çatışmanın içine dalar, sonra da diğer araziyi boylardık. Bu nedenle kendinize eziyet etmeden damarlarınızda azıcık adrenalinin akmasına izin verin ki, bu hayatı birlikte seve seve, tatmadık bir şey bırakmayarak, doyasıya yaşayalım...
Saygılarımla...
|