| Öncelikle bu yazıyı okuyacak herkese merhabalar diliyorum ve eğer haddimi aştığımı düşünecek olursanız sizlerden özür diliyorum. Bunu dememin sebebi henüz sadece 21 yaşımda olmama rağmen şu garip hayatta öğrendiğim bazı zorlukları sizlerle paylaşmak ve tabiri caizse birkaç öneride bulunmak. Malumunuz biz bir oyun siteyiz. O yüzden sitemizi takip eden arkadaşlar arasında henüz üniversiteye başlamamış arkadaşların bol miktarda olduğu kanaatindeyim. Şunu söylemem lazım ki üniversiteye kadar geçirdiğiniz dönem gerçekten altın değerinde bir dönem. Çünkü bu dönemde sahip olduğunuz boş vakte bir daha muhtemelen sahip olamayacaksınız. Bir kez üniversite hayatı başladı mı birçok şeyle uğraşır hale geleceksiniz. Bu sebeple kendinizi geliştirmeye yönelik aktivitelere en azından eskiye oranla pek fazla vakit harcayamayacaksınız. Bunları dememdeki sebep insanın özellikle liseye kadar olan hayatında bazı gerçeklerin farkına varamaması. Yani ilköğretime giden bir insandan “Ben yabancı dil öğrenmeliyim. Çünkü ileride bana lazım olacak” şeklinde bir görüş beklemek pek makul olmayacaktır takdir edersiniz. Nerden biliyorsun diye soracak olursanız onun cevabı da basit: kendimden... Bu kendim konusunu biraz açmam gerek. Ben liseye kadar okuldan geldiğinde dışarıya çıkıp arkadaşlarıyla top oynayan, eve geldiğinde de bilgisayarın başına oturup kolay kolay başından kalkmayan bir vaka idim. Bu şekilde çocukluğunu geçiren birçok insan tanıyorum. O zamanlar tabi halimden oldukça memnundum. Çok sık top ve bilgisayar oynardım ama aynı zamanda derslerim de çok iyiydi. İlköğretimi de liseyi de ikincilikle bitirdim. Ama bu yeterli miydi? Bir zaman sonra anlıyorsunuz ki değil. O zaman da genellikle üniversiteye adım attığınızda ya da iş hayatına adım atmaya kalktığınızda kendini gösteriyor. Sizden CV adıyla bilinen bir özgeçmiş isteniyor ya da bir form verilip onu doldurmanız isteniyor. O formu eline aldığınızda göreceğiniz bazı başlıklar kafanızda bir dünya keşkelerin oluşmasına sebep olabiliyor... Şimdi arkadaşlar malum okumanın her şeyin çözümü olarak kabul edildiği bir çevrede yaşıyoruz. Birçoğumuzun ailesi okumamız için hayallerinden fedakarlık edip bütün paralarını bizler için harcıyorlar. Bazıları çocuklarını seneliği 10 küsür milyar olan özel okullara veriyor, bazıları nerdeyse her ders için oğluna özel hocalar tutuyor, ve bazıları (aslında hepsi) çocuğunu dershanelere yazdırıyor. Bazıları da var ki bir oyun istediğiniz zaman mesela paramız yok oğlum derken nasıl oluyorsa seneliği 2000 liralık dershaneye çocuğunu yazdırıyor. Yani bu okuma işi gerçekten çok abartılıyor. Abartılıyor derken demek istediğim bu okuma sürecine verdikleri önem yüzünden birçok diğer önemli etmen arada kaynayıveriyor, ailelerin aklına gelmeyebiliyor. Yoksa okumak tabi ki iyidir. Hepiniz illaki sinema izliyorsunuzdur. Bu sinemalarda imkanı yerinde olan ailelerin çocuklarını çeşitli aktivitelere yönlendirdiklerini fark etmişsinizdir. Mesela bazıları piyano dersi aldırır, bazıları yüzmeye gönderir, bazıları çocuğuna yabancı dil öğretir, bazıları çok daha farklı aktivitelere yönlendirir çocuklarını. Bunların bir sebebi vardır tabi. Bu sayede çocuk hayatı okul ve ev arasında geçen o bitmez tükenmez kısır döngüden kurtulmuş olur. İleride özgeçmişinde “kişisel özellikler”, “aldığı eğitimler”, “hobileri”, “yabancı dilleri” gibi başlıklara yazabileceği birçok yeteneği edinmiş olur. Hadi bunları da bırakın insan hayatında kendini mutlu hissedeceği çeşitli uğraşlar edinmiş olur. İleride eşinizle muhteşem bir tango yaparak vakit geçirmek istemez misiniz? Ya da diksiyon (güzel konuşabilme) dersleri almış biri olarak bir konuştuğunuzda karşınızdakinin büyülendiğini görmek sizi mutlu etmez mi? Ya da bir katana ustası olabilmek... Peki bu yetenekleri edinebilmek neden önemli. Yani mesela İngilizce’nin artık bir zorunluluk olduğu şu dünyada bir de Fransızca öğrenmenin ne gibi bir katkısı olabilir. Tabi ki birçok katkısı olur ama ben burada sadece birinden söz edeceğim: Çemberi daraltır. Ne çemberi dediğinizi duyar gibiyim. İşverenin özgeçmişleri incelediği zaman daraltması gereken özgeçmişler çemberi bu. Bir düşünün. Her ne kadar bir Amerika’ya kıyasla yok denecek kadar az üniversitemiz olsa da sadece İTÜ mesela her sene 100 tane (ben girdiğimde en azından 100 tane idi) endüstri mühendisi öğrencisi alıyor bünyesine. Ama endüstri mühendisi yetiştiren daha bir sürü üniversite var Türkiye’de. Nerden baksanız her sene binden fazla endüstri mühendisi mezun oluyordur. Peki işveren bunlardan hangi birinin iş başvurusunu kabul edecek? Şöyle bir 20 - 25 yıl öncesine kadar Türkiye’de üniversite okumak çok büyük bir ayrıcalıktı. Çünkü az üniversite vardı. İş bulmak da o zamanlar çok daha kolaydı. Lise mezunu oldunuz mu bir işe rahatlıkla girebiliyordunuz. Ama şimdi öyle değil. Üniversite bitirmek bile yetmeyebiliyor. Yok efendim yüksek lisans, ardından doktora falan sürekli gidiyor bu. Kısaca demek istediğim bir üniversiteyi bitirseniz bile hala bir sürü rakibiniz oluyor günümüzde. O yüzden bir şekilde onlardan kendinizi farklı kılmanız gerekiyor. Kendinizi farklı kılacak bu yeteneklerinizi edinmeniz için de en makul zaman ilk başta bahsettiğim üniversiteye kadar olan zaman. Tabi buradan kimsenin ailesi hakkında yanlış bir yorumda bulunmak istemem. Ama ailelere bu konuda çok büyük bir iş düşüyor. Birçoğu çocuklarını okuldan başka aktivitelere yönlendirmede yeterli bilgiye sahip değil. Çoğunun hayalindeki düşünce “benim çocuğum okuyup doktor olacak, teyzesi” şeklinde. Bu güzel bir düşünce ama eksik. Çocuklarını farklı faaliyetlere yönlendirme gereği duymuyor çoğu. “Ne yapacaksın karateyi, sen okumana bak” diyen birçok insan var hala. E takdir edersiniz 12 yaşındaki çocuk da “ben Fransızca, Almanca öğreneyim, bu sayede ileride yurt dışına açılır eğitimime orada devam ederim” ya da “bu bilgisayarda oyunlar dışında Office denen yazılımlar varmış, bunlar ileride çok işe yarıyormuş, ben en iyisi bunları öğrenmek için bir kursa yazılayım” demez ki. Yani demek istediğim birçok çocuk bu altın dönemini farkında olmadan heba etmek zorunda kalıyor, çünkü onları yönlendirecek etraflarında birileri yok. Herhalde şu ana kadar tam olarak neye değinmek istediğimi az çok anlamışsınızdır. Bir kere geldiğiniz şu dünyada zamanı doğru kullanabilmek gerçekten çok önemli. Tabi ki hepimiz bir çocukluk dönemi yaşıyoruz ve bu dönemin tadını çıkarmak istiyoruz. Ama bir yandan bu dönemin tadını çıkarırken bir yandan da kendimizi geliştirebilmek de yine bizim elimizde. Uzun lafın kısası arkadaşlar, eğer ailenizin imkânı varsa kendinizi çeşitli aktivitelere yönlendirmeye çalışın. Ne bileyim, bir dil kursuna gidin, samba öğrenin, gitar çalın, yüzmeye gidin, bilgisayar yazılımlarını öğrenin, şöyle merakınızın olduğunu hissettiğiniz bir şeye yöneliverin. Neden diye sormayın sadece yapın. Çünkü bir gün faydasını illaki göreceksiniz. Şimdi şunu belirtmek durumunda hissediyorum ki bir insanın gelecekteki başarısı birçok değişkenden etkilenir. Ben sadece bu altın zamanlarınızı mümkünse değerlendirmenizi söylüyorum. Ama hayat bu, o değişkenleri öyle bir karşınıza seriverir ki bir bakarsınız kendinizi hayallerinizin tam ortasında bulursunuz. Bu biraz da şans meselesi. Ama şansa pek güvenmemek gerekir. Özellikle gelecek hayatımız söz konusu olduğunda bazı şeyleri garantiye almaya çalışmak çok mantıklı olacaktır. Hayat öyle bir şey ki onu zamanla kavrıyorsunuz. Bazı şeyleri kavramak insanın yapısı gereği belli bir vaktin geçmesini gerektiriyor. Sorun da burada çıkıyor zaten. Kişinin o vakte geleceği zamana kadar ki dönemde onu yönlendirecek herhangi bir kişi ya da bir şeye (genel olarak rehbere) ihtiyacı var. Çağ da değişti tabi. Eskiden 14 yaşındaki II. Mehmet Padişah olup koca bir imparatorluğun yükünü omuzlanıyor iken şimdi 14 yaşındaki biri muhtemelen OKS belası ile savaşmak durumunda kalıyor. Uzun lafın kısası benim bu yazıyı yazmadaki yegane amaç, sizlere bu rehberi bir nebze de olsa sağlayabilmekti. Umarım bir parça da olsa yardımım dokunabilmiştir... Son olarak yazı ile pek ilgisi olmayacak ama bana çok şey kazandırdıklarını düşündüğüm şu oyun, film ve kitaplara bir göz atmanızı rica edeceğim. Bunlar bence hiçbir okulun veremeyeceği çok güzel dersler veriyor: * Interstate 60: Bu benim de geçen sene keşfetiğim muhteşem bir film. Sıkıldıkça izlerim. Filmden pek bahsetmek istemiyorum ama bu filmdeki 8 topuna (bilardodaki şu siyah top) şu aralar o kadar ihtiyaç duyuyorum ki... * The Shawshank Redemption: Bir diğer muhteşem film. Şu kadarını söyleyeyim size, bu filmi izledikten sonra içinizden şunu söyleyeceksiniz: Bu dünya gerçekten adaletten yoksun ama her zaman bir umut vardır... * Metal Gear Solid 3: Şu 21 senelik hayatımda başıma gelen en güzel şey bu oyun. Ne zaman üstüme gelen onca dertten iyice daralıp isyan edecek gibi hissetsem kendimi aklıma bu oyundaki “The Boss” ve “Big Boss” karakterleri geliyor. Onları düşünüp aslında ne kadar şanslı olduğumu fark ediyorum ve hayata devam ediyorum. * Shibumi: Çok kitap okuyan biri olduğum söylenemez. Ama bu kitap insana gerçekten birçok şey öğretiyor. Öyle sıkıcı bir kitap değil bu. Trevanian adlı bir yazarın en ünlü romanı. Bir suikastçinin hayatını anlatıyor. Bu kitabı okuduktan ve MGS serisi ile tanıştıktan sonra politikaya hiçbir şekilde atılmamam gerektiğini anladım. * Sakkara’nın Kumları: Bu da diğer favori kitabım. Bu kitabı okuduktan sonra yine dünyanın ne kadar garip olduğunu anlıyorsunuz. Öyle bir yer ki şu dünya, birbirini her şeyden çok seven iki arkadaşı bile birbirine düşürebilir. Düşürmeyebilir de. Önemli olan doğru tercihleri yapabilmek... Son olarak şunu söyleyeyim. Bizler malum video oyunlarını severiz. Ama çevremizdeki insanlar pek sevmez. Bebeler için sanırlar. Bu konuya daha önceki bir makalemde değinmiştim hatırlarsınız o yüzden yine değinmeyeceğim. Sadece şunu hatırlatayım, video oyunlarının en büyük riski diğer her şeyde olduğu gibi (altını çiziyorum HER ŞEY) fazla kaçırıldığı zaman kötü sonuçlara yol açabileceği. Önemli olan dengeyi kurabilmek ve ne yapıyorsanız olun ondan size faydası dokunacak bir şeyler koparabilmek. Umarım canınızı sıkmamışımdır. Tekrar görüşünceye dek... |