| Hemen belirtmek istiyorum bu ilk klasik oyun incelememde ve ileride nasip olursa yapacağım diğer klasik incelemelerde amacım oyun hakkında size bilgi vermek ve bu oyunları tercih etmenize sebep olacak bazı önemli noktalara değinmek. Malum bu yazıda Gabriel Knight 3: Blood of the Sacred, Blood of the Damned oyununa değineceğim. Tabi bu oyunun bendeki yeri bir başkadır. Şöyle ki, yine bir arkadaşıma gitmiştim. Bana yeni bir demo yüklediğini ve oyunun güzele benzediğini söylemişti. Ben de haliyle aç bakalım demiştim. Hatırlıyorum o demoyu veren derginin içinde tam çözümü de vardı. Arkadaş da ezberlemiş tabi. Kısacık da bir demoydu. Neyse, oyunda bir bayanı kontrol ediyorduk ve dairesel diyebileceğimiz bir odanın içindeydik. Oyun hayatımda oynadığım ilk saf adventure tarzı oyun olduğu için bir garip gözükmüştü gözüme. Oyunda biz bir kızdık ama kontrol ettiğimiz şey oyunun kamerasıydı. Yani nasıl desem günümüzde hiçbir oyunda böyle bir kamera tarzı kalmadı. Klavyenin yön tuşları ile mekanı dolaşıp farenin sol tuşuyla karakterimizi hareket ettiriyorduk. Neyse bu demoda yaptığımız şey ise, odadaki masanın hemen altındaki kırmızı tuşa basmak suretiyle odadaki 5 kafa heykelinden kırmızı bir lazer çıkmasını sağlamaktı. Bunu görünce çok şaşırmıştım. Çünkü kim o tuşu orda bulup basmayı akıl edebilir ki diye düşünmüştüm. Sonra bu kafaları uygun yerlere çevirmek suretiyle bir pentagram oluşturup gizli bir odanın açılmasını sağlamıştık. Belki hayatımda ilk kez oynadığımdandır ama hala bu oyunu oynarken (evet sıkıldıkça açar tekrar bitiririm) bu bölüme gelince daha bir zevkle oynarım.
 Bu çok hoş demonun ardından tabi gidip oyunu bulmuştum. Oyun 1999’da çıkmıştı. O yüzden adam oyuna 3 cd deyince afallamıştım. O zamanlar 3 cd’li oyun nerdeee... Neyse efendim aldıydım oyunu, geldiydim eve. Hemen en sevdiğim 2 arkadaşımı çağırıp oyuna başlamıştık. Ama o da ne, hiçbir şey yapamıyorduk. Bir kere daha önce hiç adventure oynamamıştık ve üçümüzde de İngilizce’den eser yok tabi. O yüzden oyunda boş boş dolanıyorduk. O anda aklıma o hain fikir ilk kez geldi işte: Tam çözüm. Ertesi günü demoyu oynadığım arkadaştan dergiyi zorla kapmak suretiyle eve döndüm ve 3 kafadar yine oyuna daldık. Peki nedir bu oyunu diğer adventure’lardan farklı kılan. En önemli unsur kesinlikle hikayesi arkadaşlar. Oyunun hikayesi harfi harfine, önceki 2 oyunda da olduğu gibi (ne yazık ki onları oynamak bu aralar imkansız gibi XP yüzünden) Jane Jensen tarafından kaleme alınmış. Kim o diyecek olursanız kendisi Judgement Day ve Dante's Equation kitaplarının ve tabi ki Gabriel Knight kitapları ve oyunlarının yazarı. Hikayeye değinecek olursam, ki pek değinip tadını kaçırmak istemiyorum, aklıma gelen ilk şey kutsal kase meselesi. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki bu oyunu oynayan insanlar Da Vinci’nin Şifresi adlı kitapta anlatılan birçok şeyi çoktan öğrenmişlerdi. Bu oyunda kutsal kase mi ararsınız, Sion tarikatını mı ararsınız, efendim masonluğu mu ararsınız, tapınak şövalyelerini mi ararsınız, o herkesin arayıp da bulamadığı hazineyi mi ararsınız... arkadaşlar hepsi var. Daha neler neler var. Bir kere oyundaki benim favori karakterim olan Emilio Baza adlı karakter bir müslüman. Adam oyunun kilit adamı. Kendisiyle oyunu oynamıyoruz ama adamın olduğu her sahne tam bir merak konusu. Oyun hakkında kesinlikle spoiler vermek istemiyorum ama oyunun sonunda bu adamın önemini anlayacaksınız. Oyunda zaten dini motifler çok yoğunlukta. Emilio müslüman olunca oyunda İslamiyet ve Hıristiyanlığa dair bilgiler bulacaksınız. Bir de oyunun hikayesi kültürlü bir yazarın ellerinden çıktığı için oyunda yapılan yorumlarda birçok önemli kişiden alıntılar yapıldığını göreceksiniz.
 Oyunun genel konusu ise bizim Gabriel Knight’a bir gün prensten (nerenin prensiydi hatırlayamadım) bir haber gelir. Kendisi daha çok küçük olan bebeğinin güvenliğinden endişe duymaktadır. Bu yüzden yaptığı araştırmalar sonucu Gabriel Knight’ı bulur ve ondan çocuğunun güvenliğiyle ilgilenmesini ister. Öneriyi kabul eden bizim eleman bebekle birlikte trenle dönerken esrarengiz iki kişinin saldırısına uğrar ve bebeği bu adamlara kaptırır. Kafasına yediği darbe sonucu iyiden iyiye afallayan adamımız trenden indikten sonra oradaki görevli sayesinde bulunduğu kasabadaki tek otele götürülür ve bizimki odasında uyuduktan sonra oyun başlar. Oyuna başladıktan sonra tahmin edeceğiniz üzere konu dallanıp budaklanır. Dediğim gibi işin içine kilise, Sion tarikatı, Le Serpent Rogue metni, hazine, vampirler (ne alaka demeyin), gibi birçok faktör giriyor. Bu hikaye özetinden sonra, ki bu oyunun hikayesi zaten başlı başına koca bir roman olur arkadaşlar kesinlikle abartmıyorum, oyunla ilgili değinmek istediğim bir diğer nokta oyundaki yorum meselesi. Arkadaşlar bir adventure oyunu düşünün ki neye tıklarsanız adam bir yorum yapıyor. Olamaz böyle bir şey. Tuvalet kağıdına tıklıyorsunuz ateşten sonra yapılmış en önemli icat falan diyor. Neye tıklarsanız bir şey diyor. Sırf eğlence adına oyunda göreceğiniz her şeyde yorum ikonuna basmanızı tavsiye ederim. Mesela oyundaki hizmetçi Roxanne’in üniformasına yorum yaptırırsanız karakterimiz Roxanne hakkında biraz fantezi yapıyor. Peki bu yorumları nasıl yaptırıyoruz diyecek olursanız şöyle: Oyunda herhangi bir nesne üzerinde farenin sağ tıkına basınca ufak bir menü çıkıyor. Bu menünün en olundaki göz ikonu bizim yorum ikonu. Eğer nesne alınabilir bir şeyse el ikonu çıkıyor ve yine bu menüdeki bir ikondan ya da I tuşuyla envanter ekranını açıyorsunuz. Zaten oyunu oynarsınız bunlara alışmanız en fazla 5 dakika.
 Oyunun bir diğer özelliği de Gabriel Knight’ın yanı sıra Grace Nakimura ile de oynayabilmeniz (ki bu bayan demodaki hanım oluyor). Grace oyuna ilerideki bölümlerde katılıyor. Prens bize yardımcı olması için onu yolluyor ama bizim bu iki eleman aslında uzun süredir çok iyi dostlar (yoka daha mı öte?). Önceki oyunlarda da mevcutlar hep. Neyse bu Grace gelirken yanında bir tane de LAPTOP getiriyor. Evet sevgili okurlar oyunun içinde LAPTOP kullanıyor olacaksınız ve şunu bilin ki oyunun en acımasız ama en eğlenceli eşi benzeri olmayan bulmacalarını bu LAPTOP aracılığıyla çözeceksiniz. Bulmaca derken oyunumuza roman gözüyle bakacak olursak türü polisiye-gerilim. Diğer oyunların aksine bu oyunda yaptığınız her şeyin bir açıklaması var. Öyle kuru kuruya olayı çözmüyorsunuz. Otelde bulunan herkesle sık sık konuşuyor, onlara çaktırmadan parmak izlerini plaka numaralarını saptıyor daha sonra bunları LAPTOP’un veri tabanına kaydediyor, daha sonra ileride kime ait olduğunu bilmediğiniz parmak izleriyle kıyaslıyorsunuz falan falan. Bitmez bu. Bulmacalar ve hikaye o kadar iyi ki kelimeler kifayetsiz. Oyun gizem unsurunu sürdürmeyi muhteşem başarıyor. Mesela Emilio’nun parmak izi yok. Hiç, bir insanın parmak izi olmaz mı??? Bir diğer unsur oyunun hikayesinden de anlayacağınız üzere oyunda birçok gerçekçilik unsuru var. Yani mesela oyunda hala günümüzde de hazine avcıları tarafından incelenen çok önemli bazı resimlerin (ressamın adını hatırlayamadım. Resimler gerçek yani) postcard’larını alıp bunları yine LAPTOP’un veri tabanına atmak suretiyle analiz edeceksiniz. LAPTOP bu resimlerde çok farklı enteresan sonuçlar bulacak ve daha sonra bunları oyunun en can alıcı bulmacası olan harita bulmacasında kullanacaksınız. Bir diğer gerçekçilik unsuru da mesela oyunun geçtiği Fransa’da bir yer olan Renn-e Cheatue (böyle bir şeydi işte). Geçen sene Discovery Channel’da kutsal kaseyle ilgili bir belgesele rastladım. Belgeselde bu kasaba anlatılıyordu. Yani bu mekan da öyle maksat yeşillik olsun diye konmamış. Hala hazine avcıları orda hazine aramakla meşgul. Mesela Masonların gizli bir tokalaşmasının olduğunu biliyor muydunuz?
 Oyunun ses ve müziklerine gelince. Müzikler daha çok piyano eserleri ve gerçekten kulağa hitap ediyorlar. Zaten süper olan atmosferi iyice mükemmelleştiriyorlar. Ama itiraf etmek lazım ki biraz kısalar ve çok fazla müzik yok ne yazık ki. Sesler de genel itibariyle muhteşem ama gelin gürün ki oyunda en kötü seslendirme bizim karakterin (Gabriel’in) seslendirmesi. Onun dışında herkes süper. Bu arada daha önce unuttum. Bu gittiğiniz otelde bir kafile kalıyor. Hepsi farklı ülkelerden gelmiş ve hazineyi bulmak için düzenlenen bir tura katılmışlar. Oyundaki seslendirmelerden karakterin nereden geldiğini çok rahat anlayabiliyorsunuz. Şunu açık ve net söyleyebilirim ki artık eskisi gibi 80 puanı aşmış her oyunu almıyorum. Çok seçici davranıyorum. O oyunun baskın özelliği neyse (mesela bir adventure oyunun da hikaye) o işini iyi yapıp yapmadığından kesinlikle emin olmadan oyun almıyorum. Bu çerçevede oyunları gerçekten süzgeçten geçiriyorum. Ben bu oyunu oynadım da bu oyun bana ne kattı? Vaktim çöpe mi gitti? Buradan da şuraya geliyorum: Şu ana kadar bir dünya oyun oynadım. Bazılarını tekrar tekrar oynadım. Ama ilk 3’üm hiçbir zaman değişmedi: Gabriel Knight 3 (önceki ikisini ne yazık ki oynayamadım), The Longest Jouney Serisi ve Metal Gear Solid serisi. Derseniz güzel arkadaşım sen bu kadar anlattın da biz bu oyunu nerden bulacağız? Orijinal bulmak imkansız zaten. Ama yasal olmayan versiyonlarını bulmak mümkün. Son olarak bu oyunu kaçırmayın diyorum. Gerçekten böyle senaryo ve atmosfer 40 yılda bir gelir. Merak ettiğiniz bir şey olursa siteden mesajlarınızı bekliyorum. Kaçırmayın sakın bu oyunu... |