| İlk video oyunu oynadığınız anı hatırlıyor musunuz? Ben hatırlayamıyorum. Ama özellikle küçükken deli gibi o kara kutuyla oynadığımı hatırlıyorum. Zaten o zamanlar daha yaşım beş miydi altı mıydı, anımsamıyorum. Ama evde ilk ben kalkıyordum ve hemen televizyonu açıp atari oynuyordum. Muhtemelen beş altı tane atari eksiltmişimdir. Çabuk bozuluyordular ya da ben fazla kaptırıyordum. Sonra okul adlı bitmeyen bir çağ başladı. Birinci sınıfın bitmesine üç gün kala yeni evimize taşındık. Şansıma benimle aynı yaşlarda 4-5 tane daha çocuk vardı. Bir gün onlardan birinin evine gittim, Hayatımda ilk kez bilgisayar gördüm... İlk oyun oynadığım anı hatırlamıyorum ama o bilgisayarda gördüğüm ilk oyunu çok iyi hatırlıyorum: Wolfinstein 3D. Arkadaşım onu biraz gösterdikten sonra hemen ikinci oyuna geçti: Prehistoric 2. Ne kadar da hoşuma gitmişti. Deli gibi oynuyorduk. Nerdeyse her gün oyunu bitiriyorduk ama bir türlü sıkılmıyorduk. Hala o zamanlar sürekli oyun oynayıp da nasıl bir türlü sıkılamadığımı tam olarak çözebilmiş değilim. Ama sadece yedi yaşımdaydım ve eğer yanılmıyorsam küçük bir çocuk olmanın sıkılmamamın en önemli nedeni olduğunu düşünüyorum. Sonra bilgisayar benim yeni dünyam oldu. Senelerce babama “bana bilgisayar al dedim”. Dört sene beklemem gerekiyormuş... Bilgisayarım geldiğinde içinde Quake 1’in demosu vardı. Tabi benim onun demo olduğunu anlamam uzun zamanımı aldı. Sonra ilk kez oyun cd’si aldım: Mortal Kombat 3. Ama oyunu açamadım! Önce yüklemem gerekiyormuş. Bir şekilde onu da hallettim. Sonra yeni amacım oyundaki fatality’leri keşfetmek oldu. Ama bir tane oyun beni keser miydi? Elbette hayır. Bilgisayarı satan adamdan yeni bir oyun rica ettim. Getirdi bir tane. Adı Age of Empires. Bu sefer yüklemem gerektiğini biliyordum ve yükledim. Oyunu açtım. Garip bir menü, ne olduğunu anlayamadığım bir sürü İngilizce zırva. Rasgele bir şeylere tıklayarak oyunu açtım ama o da ne? Üç tane minicik adam ev gibi bir şeyin etrafında. Bu ne biçim bir oyundu? Beni bilgisayarımla tanıştıran arkadaşım ertesi gün bizdeydi. Bir daha aç bakalım belki beraber anlayabiliriz dedi. Açtık. Gerçekten de nasıl oynandığını çözdük. Ama bir şey kafamızı karıştırdı. Oyunda bazen fil üretebiliyorduk bazen üretemiyorduk. Neden ki? Çünkü oyunu her açışımızda her şeyi “random” olarak seçiyormuşuz, ülke de dahil. Bırakın random’u bizim oyunda ülke seçilebildiğinden bile haberimiz yoktu. O zaman anladım. İngilizce lazım... Şansıma beşe giderken okulumuzda bir İngilizce kursu anket yaptı. Aradan birkaç gün geçtikten sonra aynı kurstan bir kişi evimize kurslarını tanıtmaya geldi. Çeşitli sohbetlerin neticesinde babam sordu: Gitmek istiyor musun? Giderim dedim. Böylece İngilizce’m en azından gramer bazında raya oturmuştu. Sonra Age of Empires da beni kesmemeye başladı. Yeni arayışlara girdim. Ama ne alsam çalışmıyordu. Anladım ki RAM denen bir şeyi arttırmam gerekiyormuş. Sonra buna ekran kartı eklendi, hemen ardından işlemci, hemen ardından... Ama “bana alın” deyince “hemen oğlum” diyen bir aileye sahip olmak çok zor. Orta ikiye geçmiştim. Ertesi sene LGS (OKS) vardı. Eğer yeni bilgisayar alırlarsa o zaman derslerim kötüye giderdi... Ama üstün ikna gücüm sayesinde (nerdeee) yeni bir bilgisayar toplatmayı başarmıştım. Dört gb’lık harddiski 99$ idi. Quake 3 çalıştırıyordu kerata. GTA 2, Resident Evil 2 oynayabiliyordum. Benden mutlusu yoktu. Ama dedim ya, orta ikiye gidiyordum. Ve dershane kavramıyla tanışmam gerekiyordu. Çünkü bir sene sonraki sınavda gideceğim lise belirlenecek ve bu benim bir sonraki zamazingo olan ÖSS’de olan başarımı derinden etkileyecekti. Ama ben o zamanlar 13 yaşımdaydım. Aklımda ya dışarı çıkıp top oynamak ya da eve dönüp bilgisayar oynamak vardı ve işin daha da kötüsü herkes “ders çalışman lazım” diyordu ama kimse neden ders çalışmam gerektiğini bir çocuğun anlayacağı dille anlatmıyordu... OKS kelimenin tam manasıyla patladı. Sonuçları öğrendikten sonra iki gün ağladım. En dandik Anadolu lisesine bile giremiyordum. O yüzden süper liseye gitmem icap etmişti. Aynı zamanlarda mahalledeki tüm iyi arkadaşlarım bir bir taşınmaya başlamışlardı. O yüzden artık dışarı çıkıp top oynama zevkim yok olmuştu. İşin garip yanı, nedendir bilinmez oyunlardan da eskisi kadar zevk alamıyordum. Ama yine de baya oynuyordum. Derken seneler ilerledi ve lise iki de bitti. Önümüzdeki sene ÖSS vardı. Ama ben lise iki biter bitmez yeni bilgisayar topladım. Eve getirişlerini hatırlıyorum. Evde kurulacak oyunların hepsini hazırlamıştım: Underground, Mafia, Silent Hill 2 ve daha niceleri. Tam yirmi tane oyun yüklemiştim. Ama ters giden bir şey vardı. Hemencecik sıkılıyordum. O yirmi tane oyundan taş çatlasa üç tanesini bitirebilmiştim. Neden eskisi gibi zevkle şevkle oynayamıyordum ki... Artık lise sondaydım. Okul bir yerden dershane bir yerden tüm günümü çalıyordu. Her gün ders görmekten sıkılmış bir durumda bilgisayarımın başına oturmama rağmen yine de eski tadı alamıyordum. Özellikle lise bire geçmemle birlikte ben de oyunlardan aldığım zevkin yanı sıra değişen bir şey daha olmuştu. Kafamın içinde sürekli dönüp dolaşan bir takım hadiseler belirmişti. Başarılı bir öğrenci olmama rağmen OKS’yi kazanamamıştım. Bu bunlardan biriydi. Ama asıl bin bir farklı şekilde kafamda beliren hayati soru, oynadığım oyunların hiçbirini kendi paramla almıyor oluşumdu. Bu sonsuza kadar böyle devam etmeyecekti ki... İnsan şu dünyada belli bir zamanı geçirdikten sonra bazı şeylerin farkına varıyor. Bunların çoğu kişiden kişiye değişmekle birlikte yüzü güldüren cinsten olmaktan uzak. Bu sefer bunların farkındaydım ve çalıştım. ÖSS geldi çattı. Patladı zannettim ama patlamamış. Derin bir nefes aldım. Tıpkı dedikleri gibi “üniversiteye kapıyı attın mı gerisi kolay” diye düşündüm. Her sınavdan önce çektiğim stres biter diye düşündüm. Ama anladım ki öyle değilmiş... Üniversitede ikinci yılım bitmişti. Elimdeki bir sürü iyi ya da kötü bilgisayar oyunlarına bakarak içlerinden hiçbirini seçememe gibi bir kriz yaşıyordum. Sonra internete bir göz attım. Bir oyun sitesindeki bir forumda oyunlideri adlı bir siteye editör aranıyormuş. Neymiş diye bir bakayım dedim... |