Çocukluğunu ve gençliğini çürütmüştü bu virane malikanede... Malikane dediğime de kesinlikle bakmayın! Köhne, isli paslı, döküntü bir yerdi burası! Kıçı kırık emlakçılar bile enayilere kakalamak için çaba sarf etmeye yanaşmamışlardı zamanında bu malikaneyi. Eee dile kolay tam dört kuşak yetişmişti burada! Birbirinde tamamen bağımsız dört koca kuşak! Hiç bir baltaya sap olamamış bi boka yeteneği olmayan dört kuşak!
Ercüment bu kuşağın ipe sapa gelmez son temsilcisiydi. Anlaşılan o ki pek de matah bir kuşağın varisi değildi kendisi! Bu malikanenin nereden ve nasıl kendilerinin olduğu hakkında en ufak bir fikri dahi yoktu! Öyle ya bunu sorgulama gibi bir zahmete de katlanma gereksinimi duymamıştı kendisinde! Bu büyük ölçüde kanlarında vardı!.. Her şeyi olduğu gibi kabullenme hatası! Önemli değildi! Bu hayatında yapmış olduğu ne ilk hataydı ne de sonuncusu olacaktı!
Bir söylenti duymuştu... Epey uzun zaman evvel... Bu köhne malikaneyi ayakta tutan bir şey vardı... Müzik... Sanki yüzyıllardan beri durmadan çalan bir müzikti bu! Kaynağını asla öğrenemedikleri sonsuza dek süren, ucu bucağı olmayan bir müzik! Genellikle pek misafirleri olmazdı... Daha doğrusu yegane misafirleri alacaklılar ya da haciz komisyoncularıydı. İşte öyle zamanlarda müzik kesilirdi.
Kilerin dibinden gelen müzik... Garip hikayelerden bahseden kasvetli müzik... Sanki bu dünyadan değil de milyonlarca ışık yılı uzaktan geliyormuş gibi, derinden gelen hafif bir çığlığı andıran o ürkütücü müzik...
Ercüment henüz 35 yaşına girmişti ve hayatının anımsayabildiği ilk yıllarından itibaren derinlerden gelen o notaların esiri haline gelmişti. Notalar kendisine tam olarak neler yapması gerektiğini söylüyordu. Daha ortaokula giderken bu notalar kendisine sert bir emir vermişlerdi. "Öldür Onu!"... Kendisinden öz annesini öldürmesini istemişlerdi. Ercüment, ilk duyduğunda bu emre itaat etmek istemedi. Her şeyi hayal gücünün kendisine oynamış olduğu acı bir oyun olarak kabul etmek istedi. Fakat müzik daha da şiddetlendi. Ercüment müziğin kendisini hırpalayan ezgilerinden kurtulamamıştı. Sonunda gözlerinden oluk oluk kan gelmeye başlamış, vücudundaki kemiklerin çatırdadığını hissetmişti. Acılar içinde mutfaktan kaptığı ekmek bıçağını alıp yatak odasının yolunu tutmuş ve tereddütsüzce bıçağı annesinin boğazına saplamıştı. İşte bu andan sonra çevresini saran boğucu notalar kendisini rahat bırakmıştı... Ve Ercüment... Müziğin kendisini rahat bırakışının hemen ardından annesinin cesedi başına geçip... Kan Ağlamıştı... Saatlerce annesinin kendisine bakan ölü gözlerine bakarak ağladı...
Ezgiler bazen kendisine işkence ediyorlardı. Özellikle bazı gecelerde bütün malikaneyi titretecek kadar yoğun bir ses oluşturuyorlardı. Böyle zamanlarda armoni diye bir şey olmuyordu. Müzik sürekli olarak Ercüment'e emirler veriyordu. Belli saatler dışında malikaneden çıkması kesinlikle yasaktı. Öyle bir şeye yeltendiğinde notalar resmen boğazına sarılıp kendisini boğuyordu. Kaynağını bilemediği ve belki de asla öğrenemeyeceğini düşündüğü ezgiler...
Zaman zaman emirlere karşı geldiği olmuştu. Mesela notalar bir gün kendisine, Bağcı Sokak Numara 16 da oturan Ekrem adındaki bir işletmeciyi öldürmesini söylemişlerdi. Ercüment başta buna karşı çıkmış fakat notaların baskısı sonucu sağ kulak zarı patlamıştı. Müziğe isyan ettiği bir diğer durum ise, Oğuz adındaki bir lojistik destek firması müdürünü öldürmekti. Fakat ikincisine fazla karşı koyamamıştı. Oğuz'un ölümü oldukça sancılı olmuştu. Adamı makasla öldürmüştü fakat kendisini gören ve olay yerinden kaçan kız arkadaşını yakalayamamıştı. Bunun cezasını da müziğin kendisi verdi. Burnundaki damarlar çatlamış ve sabaha kadar burnundan kan gelmişti. Yetmezmiş gibi malikanenin üçüncü katındaki bütün camlar parçalanmıştı. O günden beri müziğin hiç bir emrine karşı gelmemiş, kendisinden ne isterse hepsini yerine getirmişti fakat adam akıllı halledemediği işler için sürekli olarak ceza alıyordu.
Şimdi... Şimdi ise tek kolunun kırığı yanlış kaynamış, tek gözü kör olmuş, yüzünde ve vücudunda onlarca kesik iziyle köhne sallanan koltuğun üzerinde oturuyordu. Müziğin kendisine yapmış olduğu sert muameleye bakılacak olursa işinde pek de iyi sayılmazdı. Sabahtan beri bitirmiş olduğu üçüncü sigara paketini de buruşturup atarak kararlı bir şekilde ayağa kalktı. Bu sefer yapmak istediği şeyi yarı yolda bırakmaya hiç niyeti yoktu. Ezgilerin fısıltıya dönüştüğü bir anda duvardaki gaz lambasını aldı ve kilerin kapağını yavaşça kaldırdı. Kilerin açılan kapağının gıcırtısı çok kısa bir an için bile olsa müziğin fısıltısını bastırmıştı. Kütürdeyen kemiklerinin acısını aklının köşesinden uzaklaştırarak yavaş yavaş kilere girdi. Tam içeri adım attığı sırada kilerin kapağı kendiliğinden kapandı ve kapağın sesinin çıkardığı sesle eş zamanlı olarak müzik yeniden baskın bir şekilde vücut bulmaya başladı. Her zamankinden daha şiddetli bir şekilde Ercüment'i boğmaya çalışıyordu. Vücudunda kesikler belirmeye başladı yeniden! Hayır Hayır! Yanıyordu. Ercüment'in vücudu resmen yağ gibi erimeye başlamıştı. Fakat onun suratında en ufak bir acı belirtisi dahi yoktu. Dişlerini sıkarak kararlı adımlarla ilerlemeye devam etti. Fakat artık müziğin sesi kulaklarını sağır edecek kadar tizleşmişti. Bir ara sendelese de dengesini yeniden buldu ve kilerin sonunda karşısına çıkan küflü ve ahşap kapıyı tekmeyle açtı! hayatı boyunca hiç bir zaman kilere girememişti. Ne zaman buraya girmeye kalksa Melodiler önüne engel çıkartmış ona acı vererek caydırmaya çalışmışlardı.
Kapı açılır açılmaz bütün gürültü yok oldu. Ercüment'in karşısındaki ölüm sessizliğiydi şu an. Çok kısa bir süre öldüğünü düşündükten sonra vazgeçti. Karşısındaki duvarlar kaynağı belli olmayan loş bir ışıkta aydınlanıyordu ve duvarlarda gezinen küçük gölgeler vardı. Ercüment'in suratında şeytanı bir gülümseme belirdi. Elindeki gaz lambasının aydınlığında, yaraların ve yanık izlerinin bile gizleyemediği keskin gülümsemesi belli oluyordu. Dudakları gerilmiş ve sapsarı dişeri ortaya çıkmıştı. Gören tek gözünde de aynı şeytani pırıltı vardı. Ercüment'in geldiğini fark eden gölgeler yavaş yavaş bir melodi fısıldamaya başladılar. Daha insancıl ve huzur dolu bir melodiydi bu. Ercüment melodiyi duyduğu ilk anda bütün vücudunun titrediğini hissetti. Aklına annesi gelmişti. Kendi elleriyle öldürdüğü annesi... Kendi elleriyle gömdüğü annesi... Anılarında büyük bir acı ve hayal kırıklığı ile yaşattığı annesi...
Ercüment silkinerek kendine geldi ve elindeki gaz lambasını var gücüyle karşısındaki duvara fırlattı. Bulunduğu yer kısa bir süre içerisinde alev alırken, odayı yüzlerce varlığın çığlıkları sarmıştı. Ve bu çığlıklar bu zamana kadar kendisine eziyet eden notalardan bile daha fazla acı veriyordu. Bu bir dehşet senfonisiydi. Kısa sürede Ercüment'in de bedeni alev almaya başladı fakat o bağırmıyordu. En ufak bir ses dahi çıkarmıyordu. Bedeni alevlerde erirken hayatı boyunca kendisine eziyet etmiş olan o müziğin kaynağının çığlıklar eşliğinde yok oluşunu izledi... Suratındaki şeytani gülümseme ile…
TARİH: 1 OCAK CUMA
"YENİ YIL DEHŞETİ!!!
Bağcılar Caddesindeki eski malikanenin varisi olan Ercüment Aka, Cuma gecesi kilerinde çıkan yangında hayatını kaybetti! Aka'nın kilerinde kendisi ile birlikte malikanenin mensubu olan bütün aile fertlerinin cesetleri de bulundu. Polis bunun şaibeli bir kundaklama girişi olduğundan şüpheleniyor"
MİLLİYET
Fatih YÜRÜR
|